İsyanın rüzgarını yelkenimize doldurduk, özgürlüğe ve eşitliğe yol alıyoruz!
Patriyarkanın, sermayenin ve Saray’ın kuşattığı hayatlarımızın sınırlarını arkamızda bırakarak, “Özgürlüğe yelken aç!” çağrısıyla 13-16 Ağustos tarihleri arasında İzmir’in Dikili ilçesinde Halkevci Kadınlar Yaz Kampı’nda bir araya geldik. Türkiye’nin dört bir yanından kadınlarla, heybemize doldurduğumuz deneyimlerimiz, mücadelemiz ve isyanımızla düşlediğimiz hayatın kapılarını araladık. Burada kimse kimsenin emeğine el koymayacak, hiçbir beden bir mülke, hiçbir hayat bir üretim aracına dönüşmeyecekti. Tencereler ortak kaynayacak, çocukların bakımı kolektifleştirilecek, kararlar en sessiz olanın sesi duyulunca alınacaktı. Her kahkaha biraz isyan, her sessizlik biraz cesaret, her yakılan ateş ise başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna dair küçük ama sarsılmaz bir işaretti.
“Direniş kadından kadına mirastır” diyerek kadınların yüzyıllardır dünyanın dört bir yanında büyüttüğü mücadelelerin izini sürdük; birbirimizden öğrendik, birbirimize anlattık, geçmişin direnişlerini bugünün mücadelesine taşıdık. Halkevci Kadınlar’ın ve Türkiye kadın hareketinin tarihini dinlerken, bize bırakılan mirasın yalnızca birbirimize anlattığımız hikayeler olmadığını, bugün hala elimizde tuttuğumuz bir mücadele bayrağı olduğunu hatırladık. Karanlık bir ormanda üzerimize giydirilen uslu, sessiz ve itaatkâr kadınlıkların arasından sıyrılıp içimizde susturulmaya çalışılan vahşi kadını bulmak için takip ettik Vasalisa’nın ayak izlerini.* Gecenin karanlığını aydınlatan kamp ateşini elimizdeki ateş topu ile harladık.
“Renkler ve Direniş” atölyesinde LGBTİ+ düşmanlığının karşısında yan yana geldik; farklılıklarımızı birlikte özgürleşmenin imkânı olarak gördük. Erkek şiddetinin karşısında haklarımızı öğrenirken feminist özsavunmamızı yalnızca kendimizi korumanın değil, birbirimizi ve kolektif gücümüzü büyütmenin bir aracı olarak yeniden ürettik. Çünkü biliyoruz: patriyarkanın bize yalnız kalmayı öğrettiği yerde biz birbirimize yaslanmayı, korkuyu dayattığı yerde birlikte direnmenin cesaretini birbirimize bulaştırıyoruz.
Bu kampta hayalimizdeki ütopyayı kurarken, birlikte üretmenin, öğrenmenin ve eğlenmenin de kadınların özgürleşmesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu yeniden deneyimledik. Bachata, ahşap oyma, İspanyolca, Hint dansları ve oryantal atölyelerinde, yıllarca “yapamazsın”, “bilmezsin”, “sana göre değil” denilerek sınırlandırılan meraklarımızın ve becerilerimizin önündeki duvarları birlikte kaldırdık. Bedenlerimizi disipline eden, görünmez kılan ve denetleyen patriyarkaya karşı dans ederek, üreterek, öğrenerek bedenlerimizi özgürleştirdik. Yoga yaptık, şarkılar söyledik, dans ettik; kendimizi yalnızca emeğimizle değil, neşemizle, yaratıcılığımızla ve arzularımızla da var ettik. Kültür ve sanatın kadınları yalnızca seyirci değil, söz söyleyen, üreten ve dönüştüren özneler haline getiren güçlü bir dayanışma alanı olduğunu bir kez daha gördük.
Birbirimizden aldığımız güçle, kadınların kuşaktan kuşağa taşıdığı direnişle ortak düşümüzün peşine düşüyoruz. Çünkü feminist ütopya uzaklarda bir hayal değil; birbirimizin elini sıkıca tutarak bugünden kurmaya başladığımız dünyanın ta kendisidir.
Neoliberal patriyarkal kapitalizmin yarattığı distopyada bize reva görülen hayatı değil özgürlüğü istiyoruz! İtaati değil direnişi seçiyoruz!
Emperyalist kapitalist sistem, doymak bilmez bir avuç azınlığın kârına kâr katmak için emeğimizi, doğamızı, bedenimizi, yaşamı yeniden var eden her şeyi yağmalıyor. Yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve daha ucuza çalıştıracağı emek arayışında dünyayı koca bir pazar olarak gören bu sistem, sıkıştığı her noktada savaşları ve işgalleri devreye sokuyor. Emperyalist saldırganlık arttıkça tüm kaynaklar çok uluslu şirketlere ve patronlara akıyor ve yoksulluk daha da derinleşiyor.
Neoliberal patriyarkal kapitalizmde sermaye yalnızca emeğin maliyetini düşürmeye değil, emeğin yeniden üretim maliyetini de toplumun, özellikle kadınların üzerine yıkmaya yöneliyor. Kadınların ucuz ve güvencesiz emeği ile ücretsiz bakım emeği, sermayenin kriz yönetiminin görünmeyen dayanaklarından biri haline geliyor.
Genişleyen sömürü düzeni ile kadınların yalnızca ücretli emeğine değil; zamanına, duygusal emeğine, bedenine, tüm yeniden üretim kapasitesine el koyuluyor. Çalışma yaşamı esnekleşiyor, güvencesizlik yayılıyor, kamusal hizmetler geriliyor ve bakım yükü yeniden aileye, aile içinde de kadınlara aktarılıyor. Yani bu yağma düzeni en çok da bizim; kadınların emeği, bedeni ve hayatları üzerinden yükseliyor.
Saray iktidarı, üretim ve yeniden üretim alanındaki emeğimizin daha fazla sömürülmesini garanti altına almak için “Aile 10 Yılı” politikalarına sarılıyor. Aile politikaları ile kazanılmış haklarımız gasp ediliyor, nefret politikaları ile LGBTİ+ düşmanlığı körükleniyor, tüm bu saldırılarla paralel olarak erkek şiddeti artıyor. Saray iktidarı tüm bu saldırıları karşısında oluşan itirazları bastırmak için faşizmi tırmandırıyor. Faşizm karşımıza kimi zaman polis barikatları, kimi zaman patriyarkayla suç ortaklığı şeklinde çıkıyor. Aile aramaları, gözaltı ve tutuklamalar ile isyanımızı ve öfkemizi bastırmaya çalışıyorlar. Karşımızda yükselen her barikat sesimizin yankısını daha da büyütüyor.
Aile-devlet suç ortaklığıyla aramızdan alınan İlayda Zorlu’nun evin uslu kızı olmayı reddederek kampüsün isyancısı olmaktaki inadıyla; kadın katili-çocuk istismarcısı NATO’yu kırmızı halılarla karşılayanların karşısına dikilen kadınların öfkesiyle birbirimize söz veriyor ve ilan ediyoruz: Hayatlarımızı, bedenlerimizi, yaşamlarımızı kadın düşmanı politikalarla kuşatan Saray iktidarının aile politikalarını sokak sokak teşhir etmeye devam edecek; aynı zamanda birbirimize sözümüzü, eylemimizi ulaştırdığımız örgütsel zeminlerimizi ve ağlarımızı çoğaltacağız.
Patriyarkal kapitalizme ve erkek şiddetine karşı feminist özsavunmaya!
Dört gün boyunca özsavunma atölyeleri ve tartışmalarla erkek şiddetine karşı kolektif kurtuluşun yollarını aradığımız kampımızı, feminist özsavunma tartışmalarımız açısından önemli bir dönüm noktası olarak görüyoruz. Toplumun, insanlığın ve uygarlığın çok katmanlı krizi içerisinde toplumsal yeniden üretim krizi yaşanıyor. Eğitimden sağlığa, barınmadan ulaşıma kadar tüm kamusal haklarımız tasfiye edilmişken dünyanın yükü omuzlarımıza yıkılıyor. Nüfus politikaları aracılığıyla bedenlerimiz kapitalizmin krizine tampon olarak görülüyor. Krizin faturası bedenlerimiz ve emeğimiz üzerinden en çok da kadınlara çıkarılıyor. Tüm bu saldırı biçimleri yaşamımızdaki şiddetin boyutlarını genişletiyor.
Hayatlarımızdaki erkek şiddetinin neoliberal patriyarkal kapitalizmden kaynaklanan yapısal bir sorun olduğundan hareketle, toplumsal haklar mücadelesini de feminist özsavunma hareketimizin bir parçası olarak örgütleyeceğiz. Erkek şiddeti karşısında verdiğimiz tüm mücadeleler; sığınma evinden nafaka hakkına, İstanbul Sözleşmesi’nden 6284’e, barınma hakkından sağlık hakkına, kreş hakkından eğitim hakkına kadar toplumsal hak mücadelelerinden ayrı düşünülemez.
Hayatlarımız ve özgürlüğümüz için sermayeden ve patriyarkadan arındırılmış, feminist laiklik ilkeleriyle yeni bir toplumsal yaşamı inşa edeceğiz. Feminist mücadelemizi ve örgütümüzü toplumsal haklar mücadelesinin gerçek ve yıkıcı bir öznesi hâline getireceğiz.
Erkek şiddeti karşısında hiçbir kadının yalnız kalmaması için kendi örgütümüzden başlayarak atölyelerimizi tüm illerde yaygınlaştıracak, kadınların söz, karar ve inisiyatif sahibi olduğu zeminleri çoğaltacağız. Şiddetin kaynağı olan patriyarkal ilişkileri görünür kılmak için Halkevi şubelerimizden başlayarak her yerde yaygın toplumsal cinsiyet atölyeleri yapacağız. Bireysel ve kolektif güçlenmenin bir aracı olarak feminist özsavunma atölyelerini ve kadınları şiddete karşı güçlendiren atölyelerimizi yaygınlaştıracağız. Hukuki ve psikolojik destek ağlarımızı büyüteceğiz. Tüm kadınları erkek şiddeti karşısında dayanışma ağlarımızda buluşmaya, feminist özsavunmamızı büyütmek için el birliğimizi çoğaltamaya çağırıyoruz.
Yıkılmış dünyanın küllerinden yeni bir yaşama!
Tüm yan yana gelişlerimizin kolektif güçlenmemizin ayrılmaz parçası olduğunu biliyoruz: Önümüzdeki dönemde kadın korolarımızı, tiyatro ekiplerimizi ve kültür-sanat faaliyetlerimizi yaygınlaştırmayı, bunları kadınların özgürleşme mücadelesinin bir parçası olarak büyütmeyi hedefliyoruz. Okuma grupları, forumlar, atölyelerle feminist bilgi üretimini çoğaltacağız. Propaganda faaliyetlerimizi de yeniden yapılandırarak daha güçlü, yaratıcı ve yaygın bir feminist mücadelenin araçlarını kuracağız.
13-16 Ağustos’ta Dikili’de kurduğumuz dayanışmayı şimdi bulunduğumuz her yere taşıyoruz. Kadın Yaz Kampı’ndan yalnızca güzel anılarla değil; birbirimize daha sıkı bağlanarak, mücadelemizin ihtiyaçlarını birlikte tartışarak ve önümüzdeki döneme dair ortak bir plan oluşturarak dönüyoruz.
Daha fazla kadına ulaşmak, erkek şiddeti karşısında hiçbir kadını yalnız bırakmamak, yoksulluğa ve hayatlarımızı kuşatan eşitsizliklere karşı mücadele etmek, bulunduğumuz her yerde kadınların sözünü ve örgütlü gücünü büyütmek için:
Birlikte güçlendik. Birlikte eğlendik. Birlikte öğrendik. Şimdi daha güçlü örgütleniyor, çoğalıyor ve mücadeleyi birlikte büyütüyoruz. İsyanın rüzgarını yelkenimize doldurduk özgürlüğe ve eşitliğe yol alıyoruz!
Dipnot:
* Vasalisa, Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında yeniden yorumlanan Rus halk masalının başkahramanıdır. Vasalisa’nın ormana ve Baba Yaga’nın kulübesine uzanan yolculuğu, kadının kendi sezgisel ve içgüdüsel doğasıyla yeniden bağ kurmasının bir anlatısı olarak ele alınır.