Devlet ile Kürt hareketi arasında yaklaşık iki yıldır süren müzakereler sonucunda şekillendirilip TBMM’de kabul edilen “çerçeve yasa”, bu sürece ilişkin çelişkili niyet, beklenti ve kaygılardan bağımsız bir nesnellik olarak karşımızdadır. Saray iktidarı, Ortadoğu’daki yeni savaş düzeninin açığa çıkardığı riskleri bertaraf etmek, emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği yeni rollere hazırlanmak ve içeride de muhalefet güçlerini parçalayıp etkisiz hale getirmek için, Kürt hareketini silahsızlandırmak ve sisteme eklemlemek istemektedir. Müzakere sürecinin takvimi ve ritmi ile, İran liderliğindeki Direniş Ekseni’ni hedefe koyarak Ortadoğu’nun haritasını yeniden şekillendiren savaşın takvimi ve ritmi arasındaki örtüşme rastlantısal değildir. Kürt hareketinin liderliği de, Ortadoğu’daki devlet dışı silahlı politik örgütlenmelere eskisi gibi hareket alanı tanımayıp Gazze benzeri yıkım senaryoları dayatan bu yeni uluslararası konjonktürde, silahlı mücadeleye son verip politik mücadeleyi güçlü mevzilere sahip olduğu toplumsal-demokratik alanda yenilenerek sürdürme kararı almıştır. Silahlı çatışmaya son verilmesi sürecin tek nesnel mutabakatıdır. Kürt hareketinin dile getirdiği “barışın toplumsallaştırılması ve demokratikleşme” hedefi ise, temel odağı Kürt hareketini çözmek ve muhalefeti parçalamak olan Saray iktidarı ile çatışma noktasıdır. “Çerçeve yasa” bu hakikat temelinde açığa çıkmıştır ve Kürt hareketi temsilcileri tarafından hukuki eksikliği vurgulanarak bir “ilk adım” kabul edilerek onaylanmıştır.
Bu tablo içerisinde Kürt hareketinin, mücadelenin araç ve yöntemlerini değişen tarihsel koşullara göre değiştirme tercihine, barış ve toplumsal-demokratik çözüm arayışına saygı duyuyor ve müzakere sürecindeki hassasiyetini anlaşılır buluyoruz. “Çerçeve yasa” ile ilgili olarak Avrupa’dan ve Kandil’den gelen eleştirel değerlendirmelere bakıldığında, faşizmin tuzak ve saldırılarını en ağır biçimde yaşamış Kürt hareketinin de kör bir teslimiyet içinde olmadığı; risklerlerle ve tehlikelerle dolu uzun ve zorlu bir yeniden-politikleşme, yeniden-örgütlenme sürecini göze almış olduğu görülüyor.
Öte yandan “çerçeve yasa”nın hazırlanışında da görüldüğü gibi süreç herhangi bir toplumsal-demokratik katılım kanalı sunulmadan, gizlilik içerisinde ve Erdoğan-Bahçeli liderliğindeki faşist iktidar koalisyonunun Türkiye’yi muhalefetsizleştirme planlarına paralel biçimde ilerletilmektedir. Kürt hareketi bütün unsurlarıyla toplumsal-demokratik alanda mücadeleye hazırlanırken, iktidar da demokratik siyaset alanını daha da daraltmanın, muhalefeti bütünüyle tasfiyenin peşindedir. İktidar süreci “barış ve demokrasi” için değil, kendi elini güçlendirmek için değerlendirmektedir. Bu bağlamda, iktidarın gerici-faşist karakteri, kirli geçmişi ve muhalefeti tasfiye planları karşısında toplumsal muhalefet haklı endişe ve kaygılar taşımaktadır.
Savaşan güçler arasında müzakere süreçleri olağandır ve Kürt sorunu gibi köklü bir sorunun çözümü için mücadelenin yarattığı müzakere zeminleri ilerletilmelidir. Ancak mevcut süreçte sorun, müzakerenin varlığı değil, müzakere sürecine etki edecek bir toplumsal mücadelenin olmamasıdır.
Biz, Türk ve Kürt halklarının direnişçi, isyancı, devrimci kapasitesine güveniyoruz. Türkiye’nin yakın tarihi, Türk ve Kürt sokağının faşizme karşı eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde birbirine yakınlaştığını ve önemli başarılar elde ettiğini ortaya koyan toplumsal mücadele deneyimleriyle doludur. Eşitliği, barışı ve demokrasiyi gerçekleştirebilecek olan da kendini bu mücadelelerde açığa vurmuş olan toplumsal güçler, Türk ve Kürt proletaryasıdır. Barış ve demokrasi talebi toplumsallaştırılmadıkça, toplumsal haklar mücadelesinin konusu olarak ele alınmadıkça inandırıcılık ve güvenilirlik kazanamayacaktır. Faşizmin toplumsal muhalefeti parçalayarak etkisizleştirme oyunlarına gelmeyecek, Kürt halkının barış ve toplumsal-demokratik çözüm mücadelesinin bir bütün olarak Türkiye halklarının kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğinin bilinciyle, toplumsal haklar mücadelesini yükselteceğiz.